Terk-i Dünyacıların! Siyasetçi ve sanatçıların yeri!

HEYBELİADA

Bakır rengi topraklar, sınırsız yeşil, eşsiz mavi…

İstanbul’un özeli; ‘Prens Adaları’! Bu oluşumun içindeki, ikinci büyük ada; Heybeli. İsim Osmanlı’dan kalma. Çok berrak havalarda, Sarayburnu’ndan bakınca ada bir ‘heybe’ye benzetilirmiş! Oradan geliyor.

Önceki dönemdeki isim; ‘Halki’.

Bunun da, ‘Chalki’den, daha önceden de ‘Khalkos’dan türeme olduğu söylenir. Anlamı; ‘bakır’ veya ‘bakırtaşı’. Adanın özellikle bir bölümündeki toprak renginin bakır rengini andırması, bu ismi çağrıştırmış. Gerçekten de, Heybeliada’da bakır ve boraks madenlerinin varlığı belirtiliyor.

800’lü yıllara uzanan bir tarih var adada!

Yazık ki çok eskiye dayanan buluntular söz konusu değil. Daha yakın tarihten bilgilere bakacak olursak; ‘Heybeli’ ve ‘Prens Adaları’nın en önemli üçlüsü; ‘Kınalı’ ‘Burgaz’ ve ‘Büyükada’ Bizans döneminde Yalova’ya termallere giden saray erbabının mola yeriymiş. Adalara ilişkin önemli bir nokta da, buraların sürgün yeri olmaları. Haklarında sürgün kararı verilenler,  bu adalarda ikamete zorunlu kılınırmış. İçlerinde, prens’lerin de olmasından dolayı ‘Prens Adaları’ deniyor zaten! Nasıl bir tezat, bu güzellikteki adalar için!

1500’lü yıllarda anakarada görülen veba salgınından kaçan gayrimüslimlerin buralara sığınmaları, özellikle Heybeli’yi öne çıkarmış.

Eminönü, Kabataş, Kadıköy, Bostancı ve Kartal’dan buraya ulaşım kolay.

Yedi bin kadar olan nüfus, yazları elli bine ulaşıyor. Sürekli yaşayanların yanı sıra, salt yazlık olarak kullananlar da var. Bir de günübirlikçiler tabi; ya da iki üç günlük hafta sonu kaçamakları.

Yaklaşık 2,5 km2’lik bu ada, yemyeşil ormanları ve eşsiz koyları ile ünlü.

Varlıklı Rum vatandaşlarımız ile anılmış uzun yıllar. Şu an sayıları oldukça az. Motorlu taşıtların kullanılmaması bu ‘cennet’ için son derece önemli. Diğer adalarda olduğu gibi bisiklet kiralayacaksınız ya da yürüyerek keşfedeceksiniz bu güzelliği. ‘Trekking’ meraklılarına hatırlatalım, dört farklı tepede 140 metreye ulaşan yükseklikler bekliyor sizi. Mis gibi yeşilin içinde, eşsiz maviliğin kenarında nefis bir gezi olur ama.

19.Y.Y.’dan itibaren düzenli vapur seferlerinin başlaması ile, diğer adalarda olduğu gibi Heybeli’de gittikçe önem kazanmaya başlamış. Rengarenk boyanmış farklı mimariler içeren şık konaklar inşa edilmiş önceleri. Yazlar, bambaşka şenliklere dönüşmüş. İple çeker olmuş insanlar, Heybeliada günlerini yaşamak için yaz mevsimini. Bu arada ilkbahar ve sonbaharda da ayrı güzeldir. İlkinde tomurcuklanmaya başlayan çiçekler doldurur sokakları, yapraklar yeşillenmeye başlar. İkincide ise, sararıp dökülenler sokakları kaplar. Belki bir hüzündür sonbahar ama, bir sonraki baharın geleceğinin de müjdecisidir.

Dönemler içinde konaklama ve yeme içme tesislerinin varlığı ile turizm adım adım gelişmiş, adanın geçim kaynağı olmuş. Balıkçılığın ve denizciliğin yanında.

Yazın tercih edecekleri, özellikle deniz severleri çok keyifli koylar bekliyor.

Heybeli’nin bilinen en eski koyu  ‘Alman Koyu’dur.

Çocukluğumuzda Yeşilköy’den sabahın kör karanlığında kalkar, bu koyda yüzebilmek için Eminönü Adalar İskelesinde alırdık soluğu.

O zamanda yoktu, şu anda da yok. Yiyecek ve içeceği yanında götüreceksiniz. Bu koyda tesis bulunmaz. Bizim çocukluğumuzdaki gibi tabi değil ama, suyun kalitesi iyidir ‘Alman Koyu’nda.

‘Değirmen Burnu’ daha sakindir deniz severler için. Başka bir kaliteli su ama taşlık; kimileri sever ‘Akvaryum Koyu’.

Heybeli’de son on yılda öne çıkan ise ‘Çam Limanı Koyu’dur.

 

Öncelikle yat turizminin artışı ile İstanbul’lu kaptanlar gece demirde kalmak için burayı seçer oldular. Haklılar, korunaklıdır. Tekneyle ben de geceledim burada. Tepeden bakıldığında yemyeşil çamların çevrelediği koy, bir Yunan adasını anımsatır size. Güzel bir beach de oluştu burada. Yaz aylarında ada merkezinden teknelerle ulaşım kolay. Burayı yukarıdan en iyi gören yer, ‘Terk-i Dünya Manastırı’nın bahçesidir. Masmavi denizde bembeyaz yatlar ve yeşilin çevrelediği atmosfer tablo gibidir.

Terk-i Dünya; adı üstünde dünya ile ilişkisini kesip tanrı ile iç içe bir yaşamı benimseyenlerin yeri.

Küçük bir bölümü ziyaret açık. Bekçisi var. Mimari olarak bir dini yapıya pek benzemiyor. 1860’lara varan tarihi ile öne çıkan Manastırın bahçesinde Aziz mezarları da görülebilir. Adanın etrafını gezecekler zaten buranın tabelası ile karşılaşacak. Bu arada tam bir tur kimilerine göre 10 km. civarında! ‘Yürürüm’ diyenlere duyurulur!

Merkezdeki ‘Aya Nikola’ Rum Ortodoks Kilisesi, var olan bir kalıntı üzerine 1857’de inşa edilmiş. Denizcilerin koruyucusu ‘Aziz Nikola’ya adanan yapı; sefere çıkacak kaptanların gelip dua ettikleri, seferin başarılı geçmesi için bir tür tanrıya sığındıkları yer! Kilisenin iç dizaynı çok şıktır. Yıllar önce, içinde bir belgesel çekmiştim. Mimar ‘Stefeni Gaytanki’ imzalı ibadethane; Piskopos ‘1. Samuel’in mezarının ve ‘Aziz Paraskevi’ kutsal çeşmesinin de ev sahibi!

1500’lere tarihlenen ‘Aya Yorgi’ Manastırı da adanın öne çıkanlarından. 1800’lerin sonlarında ciddi bir yangın sonrası, hasarlı hale gelmiş!

Heybeliada’da kuşkusuz başka ibadethaneler de var. Örneğin ‘Bet Yaakov’ Sinagogu. Günümüzde Musevi vatandaşlarımızın adada nüfusu çok azaldığından, 1940’a tarihli yapı, bazı günlerde açık.

Lezzetlere bir bakalım, sonra geziye devam. Doğal olarak deniz ürünleri çok revaçta. Ancak çok çeşitli mutfaklar da bulunur! Özellikle eskiden Rum vatandaşlarla anılan adada, bir Ermeni mezesi ‘Topik’ yenebilir mesela. Kabak kızartma, mücver, balık böreği, fava, ahtapot kızartma, lakerda, fesleğenli levrek sarma ve daha niceleri.

Balık çorbası ise, ister başta, ister sonda! Adalara gelip de meze hariç deniz ürünü dışında bir şey yemek aklımın ucundan geçmez. Ama damak bu; herkeste farklı!

Heybeliada, uzun yıllar üç farklı mekanı ile ünlüydü. İlki, tabi Deniz Harp Okulu. 1773’e tarihlenen, Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşanın girişimleri ile başlatılan çaba, uzun yıllar Deniz Kuvvetlerine hizmet etti. Malum olaylar ile 2016’da kapatıldı.

Bir başkası; Ruhban Okulu! ‘Ümit Tepesi’nde yer alan, ‘Değirmenburnu Tabiat Parkı’ içindeki yapıda, yurtlar, derslikler, revir, kütüphane, yemekhane vs. var. Ancak burası da 1971’den bu yana kapalı! Fakat son derece bakımlı, her an faaliyete geçmeye hazır! 9. Y.Y.’a tarihlenen ilk yapı aslında bir kilise. ’Aya Triada’… Çok seneler sonra, tabi mimari değişim ile 1844’de Ruhban Okulu’na çevrilmiş. Mimari ve manzara görülmeye değer.

Heybeli’de üçüncü ünlü yapı ise; ülkemizin ilk sanatoryumu!

99 depremi, binayı oldukça hırpalamış, 2005 yılında, burası da kapatılmış! 1924’de açılan, İsviçre’deki bir yapı modeli ile inşa edilen sanatoryumda sayısız hasta şifa bulmuş.

 

Tabi en önemlisi, İsmet İnönü.

Paşanın ada ile tanışması, rahatsızlığı nedeniyle buradaki tedavisi ile başlamış. İyileştikten sonra da hiç kopamamış, Heybeli’den. Önce yazları kiracı olarak bulunmuş, sonra da şu an müze olan evini satın alarak 1934’de adalı olmuş. Atatürk’ün hediyesi olan eşyalarla, tüm dekorasyon elemanları, bugün sergilenmekte.

Heybeliada’ya gönül verenlerden biri de, Hüseyin Rahmi Gürpınar.

Ünlü ‘yazın’ insanı, 1912 ile 1944 yılları arasında burada yaşamış ve vefat etmiş. Yıllarca yaşadığı evi, özel eşyalarının sergilendiği bir müze niteliğinde.

Başka sanatçılarımızın da anıları var burada. Mesela ünlü yazar ve çevirmen Zeyyat Hatipoğlu. Yıllarca yaşadığı ve son nefesini verdiği ev; ‘Büyük Tur’ yolunda! Dahası var! Unutulmaz edebiyat ustası Aziz Nesin doğmuş bu adada. Yine bir başka sanatçı Ahmet Rasim ise, burada vefat etmiş.

‘Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık’… Bu dizeyi bilmeyen var mı? Sanmıyorum. Ünlü müzik adamı Yesari Asım Arsoy’un eseri. O’da bir ada tutkunu. Amcası Ahmet Rasim’den etkilenmiş olabilir mi?

Şimdi de Heybeli’nin az bilineni, ama çok önemlisi! Az bilinmesi çok normal, çünkü görmek olası değil. Zira, kapatılan Deniz Harp Okulu’nun arazisi içinde yer alıyor. Evet bu kilisenin bir özelliği var!
‘Panaghia Kamariotissa’.

1453 İstanbul’un fethi öncesinde, kentte yapılmış son Bizans kilisesi. Dahası; ‘dört yapraklı yonca’ düzeninde! Çok görülen bir mimari düzen değil. İstanbul’da sadece bir tane daha var, bu biçimde yapılmış kilise! Fener’deki ‘Maria Muhliotissa’ Kilisesi… Siyah beyaz fotoğrafları dahi şık!

Ada turu yapanlar, merkezin hemen yakınında ilginç bir yapı görecekler. Şu an son derece bakımsız, adeta yıkılmaya yüz tutmuş. Ancak bu hali bile, geçmişteki, özellikle ilk yapılıştaki görkemini gözler önüne seriyor. Mimari farklılık hemen fark ediliyor. Yapının ilginç bir hikayesi var. İlkin bana da garip geldi ama; dikkat! İngiltere’nin ‘Gemlik’ Konsolosu ‘Sypridon Kangelaris’; vefat eden eşi için ‘Sevasti Kangelaris’ bu anıt mezarı yaptırıyor. Yıl, 1868. Belli ki her ikisi de ada tutkunu! Döneminde yapı elemanları, heykel ve aksesuarlar yurtdışından getiriliyor. Ve gerçekten iddialı bir mezar inşa ediliyor. Bir süre sonra, kendisi de ölünce, olası vasiyeti gereği eşinin yanına gömülüyor. Ancak zaman içinde muhtemeldir ki bir varis sorunundan, bu eşsiz yapı kaderine terk ediliyor ve bugünkü o metruk halini alıyor. Keşke ilk günkü halini, o görkemi bugün de görebilseydik…

Heybeliada’nın birkaç özeli daha.’Ayia Eufemia’ Ayazması. Yıllardır alanındaki faaliyetleri ile başarılara imza atan, ‘Heybeliada Su Sporları Klubü’.

Ve adaya geldiğinizde, fotoğraf çekmekten kendinizi alamayacağınız ‘Heybeli Sahaf’. Nefis bir dükkan. Bu arada anı olarak saklanabilecek envai çeşit hediyeliklerin satıldığı şık hediyelik dükkanları da sizi bekler.

Heybeliada’yı doya doya gezin. Mümkünse, her sokağına bir anı bırakın. Hatta yazın ve kışın ayrı ayrı tadın! Hepsi güzel…